Çarşamba, Aralık 17, 2014

Günaydın

Bu sene yaz aylarını, ruhsal olarak bir hayli sıkıntılı geçirdim. Aman ne bunalım, ne keyifsizlik. Baktığım her şeyin en kötü tarafını gördüm yaz boyu. Ay ne pis, ay ne kötü, ay ne çirkin, ay ne bayat, ay ne tatsız, ay ne sıcak, ay ne kalabalık, ay ay ay.... diye diye, koca bir yazı yaşamadan bitirdim. Kendime de , çevreme de rahatsızlık verdim. Oysa ki  ne Pollyanna idim ben bir zamanlar. Haydi mutlu olalım lay lay lom.

Fotoğrafları düzenliyorum yavaş yavaş. Dün akşam, Termal dönüşü çektiğim fotoğrafları görünce bugünün konusuna da karar vermiş oldum.

Kısaltmaları seviyorum ben. Mesela kuzene "kuzi" , Zuhal'e "Zuzi" diyerek kuzenimin yeni adını "kuzi Zuzi"  olarak tespit ettim. Bu pek kısaltma olmadı di mi ? Ali isimli bir arkadaşım var ona da Aliş diyorum kısaca. Kısaltma kavramımı gözden geçirmem gerek. 

Kuzi Zuzi ile Termal'den dönerken yol üzerinde bir teyzeye rastladık. Bahçesinden toplamış olduğu incirleri satıyordu. Aaaa, organik incirrrr nidaları ile yavaşladık, yolun kenarına park ettik. Koştuk dalından yeni koparılmış,  tezgahta yerini almış incirlerin yanına. Kuzi Zuzi incirlerle ilgilenip tadına bakarken , ben habire fotoğraf çekiyorum. Tadına baksana diyor, şahane. Yok ben hala fotoğraf peşinde. Teyze ise, incirleri açıp açıp bize uzatıyor, "yiyin " diye. Bonkör teyzem, canım teyzem.



Teyzemin elinde eski bir terazi, incirleri tartmaya çalışırken, ben hala fotoğraf peşinde. O sırada teyze seslendi bana, "beni çekme olur mu, öyle internete falan koyma. " Tamam dedim merak etme koymam. O yüzden fotoğrafların yüz kısımlarını kırptım.



Yurdum insanı çok çok güzel. Çok ver elli, misafirperver, olduğu gibi. Bizi bahçesine davet etti şeker teyze. Gelin dedi dalından yiyin. Düştük peşine , tahta kapıdan geçip bahçeye doğru yol aldık.


Tahtadan yapılmış, hiç bir dayanağı olmayan merdiveni ağaca dayayıp "çık hadi, kendi elinle topla " dedi. "Ah be teyzem ben kimm, o merdivene çıkmak kim " deyince , bir anda teyzeyi merdivenin tepesinde gördüm. Nasıl çevik, nasıl atak maşallah. Bu arada merdiven yaylanıyor. "Amman düşeceksin" diyor kuzi Zuzi. Aldırmıyor bile, dalında koparıp koparıp bize uzatıyor  incirleri. 


Bahçede kalan bir salkım üzümü de koparıveriyor hemen, yapma etme bir tane kalmış dememize aldırmadan. Bi çırpıda domateslerde yerini alıyor kevgirde. O sırada böğürtlenler takılıyor gözüme. En sevdiğim şeylerden biri böğürtlen.  Sağ olsun onu da elleriyle toplayıp yediriyor bize. 


İlle oturun ayran yapayım faslı başlıyor. Ne kadar içten, ne kadar sıcak, samimi söylüyor bir bilseniz. Teşekkür edip tartıdaki incirlerin başına dönüyoruz. Hesabı ödeyip, eksiği, fazlası için helallik istiyoruz. İkramlarına teşekkür ediyoruz. "Yine gelin" diye davet etmeyi ihmal etmiyor. Tam arabaya bineceğimiz sırada ise;
"buradan geçerseniz, ben evde olmazsam, yola sarkan meyvelerden koparıp yiyin, selametle gidin" diyerek bizi uğurluyor. 

Bunalımlı geçen yaz aylarında , böyle hoşluklardı bana nefes aldıran. İyi ki varsın kuzi Zuzi ve iyi ki rastlaştık can teyze, güzel teyze...



                                yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz


Salı, Aralık 16, 2014

2014'de neler oldu


Bir 365 günü daha sonlandırmamıza az kaldı. Çocukken, 2000'li yılları göremeyecekmişim gibi gelirdi bana. O zamanlar da aynen şimdi olduğu gibi , basında bir sürü yazı çıkardı gelecek  yıllarda olacaklar, yeni icatlar hakkında. O hoo, ben görmem o icatları derdim. Şimdide 2050' li yıllar konuşuluyor bol bol. Büyüdüm epeyce ve 2050'li yılları görmem pek mümkün değil artık gerçekten. Yaşar mıyım acaba 89 yaşına kadar. Kim bilir ?

Neyse, biz şimdiki zamanla ilgilenelim. 2014 yılında dünyada  yaşanan olaylara,  fotoğraflar vasıtası ile bir göz atalım , ister misiniz ?  Oldukça kanlı ve agresif bir yıl oldu malum. O yüzden fotoğrafların çoğu +18 dir bilginize. 



2014 Eylül _ Aralık

**Sayfa açılınca çıkan reklamı atlamak için boş bir alana tık yapınız. İngilizce bilmeyenler  google çeviriden istifade edebilirler. 

Pazartesi, Aralık 15, 2014

Yılbaşı sofrası

Yeni, yepyeni bir haftaya sıhhatle, keyifle, mutlulukla, gülümseyerek başlayalım.

Öbür dünyaya gelenler sıraya sokuluyor, uygun adım yürüyüşle Sırat köprüsü başına sevkediliyormuş.
Baş melek Saint Pierre, gelen bir grup erkeğe "Durr!!" buyruğunu verdikten sonra şöyle der.
 - Karısını aldatanlar kendilerini buradan aşağıya, cehenneme atsınlar!! 
Gelenlerin hepsi kendini atar, bir kişi kalır. 
Saint Pierre ona döner ve:
- Hey sen! Sağır numarası yapma! At kendini sen de!

Yeni yıla az kaldı. Masaları süsleyecek isek şimdiden hazırlamak gerek. Yapımı oldukça basit ve şirin peçete süsleri aslında sadece yeni yılda değil, her daim masalarımızı süsleyecek güzellikte. Çocukları çok seven ben, seçim yaparken birazcık kayırdım onları. Bakalım neler var.


Özellikle çocuklu yılbaşı sofraları için çok eğlenceli. Kağıtların içlerine dileklerinizi yazabilirsiniz, isimler yazabilirsiniz vs.vbg,.

                                                                                                                                                    burada
                                                                                                                          burada
Hazır seramik hamurları ve bir parça sicim ile hazırlayabileceğiniz bu  peçetelik oldukça modern görünüyor. Fazla el becerisi gerektirmiyor, bunu da çocuklarınızla hazırlayabilirsiniz kolaylıkla. Hatta tamamen onun yaratıcılığına bırakıp, istediği şekli vermesine izin verin. Size kalan sadece üzerine bir delik delip, ip geçirmek olsun. Beraber vakit geçiriyor olmanın keyfi hepsinin üstünde bir zevk.

                                                                                                                                  burada

Benim daha ekonomik ve pratik bir peçete süsüne ihtiyacım var diyorsanız , o da mevcut. Biraz biberiye,biraz tel,  biraz ip, kağıt ve kalem. Minik notunuzu ilave etmeyi unutmayın. Ne yazacağınız size kalmış. İster mutlu yıllar yazın, ister misafirlerinizin adını. 

                                                                                                                                                                          burada
Kolay ve son derece sevimli bu noel baba ile noktalayalım  peçete maceramızı şimdilik . Devamı gelecek.

                                                                                                                                    burada
** Fotoğrafların altındaki " Burada " yazılarına tıklarsanız, nasıl yapıldıklarına ve hangi siteden alındıklarına ulaşabilirsiniz. Fotoğraflar sahiplerine aittir. 

Pazar, Aralık 14, 2014

Pazar şarkısı

Bugün sizinle paylaşacağım pazar şarkısı yine sevdiklerimden biri. Bazen ilk kez dinlediğim eserlerde paylaşıyorum. Bugünkü , çok kez dinlediğim , dinlediğiniz bir eser. Şehnaz Longa.

İsim olarak ilk etapta bilmeyenleriniz olabilir ama dinlemeye başladığınız anda evett bunu biliyorum deyip , bir yerlere gidecek aklınız. Yüzünüzde bir gülümseme oluşacak eminim. 

Şehnaz Longa, Santuri Ethem efendi tarafından bestelenmiş. Santuri Ethem efendi 1855-1926 yılları arasında yaşamış longa eserlerin üstadı bir bestekar. Aynı zamanda santur üstadı. Santur ; metal tellerden oluşan, uçları keçe olan çubuklarla vurularak çalınan bir vurmalı saz.   O yıllarda santuru en iyi çalan kişi olarak anılıyor Santuri Ethem Efendi.  Şehnaz Longa , neşeli ve oynak olsa da , ne yazık ki kendi hayatı o kadar neşeli değil Ethem efendi'nin, hatta hazin bir hayat hikayesi var bestekarın.

Longa'nın anlamına gelince.  Yürük ve oynak  oyun havası demek. Şehnaz Longa'yı  dinlerken oynamak serbest o yüzden. Ruhen , ne çalsa oynayacak hale geldim zaten ben, sizi bilmem .



SANTUR

                                                                 ŞEHNAZ LONGA
                                                     Klarnet ustası Selim Sesler yorumu ile

Cumartesi, Aralık 13, 2014

Tarihte bugün

Tarih dersi ile aram hiç bir zaman iyi olmadı. Sadece Osmanlı padişahlarının resimlerine bakmayı severdim kitapta. Hala da severim. Oysa geçmişte yaşananlara karşı bir ilgim de var. Mesela tarihte bugün neler olmuş ara ara  bakarım. Belki de ders olduğu için arayı düzeltemedik zamanında bir türlü. Yine inceledim tarihte ne olmuş bugün diye.


1754 Osmanlı padişahı III. Osman'ın saltanatı başladı.
                                                                                                         kaynak


1642 Hollandalı denizci Abel Tasman Yeni Zellanda'yı keşfetti.
Hobbit köyü TIKTIK
1937 ilk seloteyp satışa sunuldu. 
Seloteyp de bugün gelinen nokta ise sınır tanımıyor. TIKTIK 

1977 Oğuz Atay 43 yaşında öldü.

2012 iki kum tanesi blogunda radyo tiyatrosu ile ilgili bir yazı paylaştı  TIKTIK 


1979 Behçet Necatigil 63 yaşında öldü.





Kitaplarda Ölmek

Adı, soyadı 
Açılır parantez 
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti 
Kapanır parantez. 
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı 
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. 
Ya sayfa altında, ya da az ilerde 
Eserleri, ne zaman basıldıkları 
Kısa, uzun bir liste. 
Kitap adları 
Can çekişen kuşlar gibi elinizde. 
Parantezin içindeki çizgi 
Ne varsa orda 
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci 
Ne varsa orda. 
O şimdi kitaplarda 
Bir çizgilik yerde hapis, 
Hala mı yaşıyor, korunamaz ki, 
Öldürebilirsiniz.

Cuma, Aralık 12, 2014

Günaydın

                                                          Bugün günlerden kurs günü.

Reprodüksiyon  Suluboya Çalışma

                                     Hayırlı Cumalar. İçinizdeki sevgi çiçekleri hiç solmasın.

Perşembe, Aralık 11, 2014

Günaydın

Asabiyim bu sabah. Bu gündemle sakin , mutlu, huzurlu olabilmek büyük bir başarı zaten. Kendimi gündemden ne kadar uzak tutmaya gayret etsem de, bir yerlerden yakalanıp huzurumu bozuyorum. Bu kaçış için bazı dostlarım beni kınasalar da, kimse beni düşünmediği için ben kendimi düşünmek zorundayım. Bunu da kirli haberlere kulağımı tıkayarak yapmaya çalışıyorum. 

Neden asabiyim ?

Bir tüccar çocuğuyum ben. Kendimde uzun bir süre hem imalatçı, hem de  perakendeci  olarak ticaretin içindeydim. Tam zamanında işi bırakan şanslı gruptayız çok şükür. İnsan doğasında olan bir durum sanırım suçu başkalarına atmak. İşte ticareti de tüccarlar kendileri krize sokup, sonrada suçu başkalarına attılar bana göre. Mesela, ucuzluk denen kavramı abartarak insanları alışverişten uzaklaştırdılar. Normal fiyatlarla satış yapamaz oldular böylelikle. Ve düzen allak bullak oldu. Müşteride "nasıl olsa ucuzlatacaklar , neden alayım ki " psikolojisine sebep oldular. Hatta birinci ucuzlukta da iş yapılamaz oldu. İkinci üçüncü ucuzluklar beklenir oldu. Sonrasında esnaf zorlanmaya başladı. Bu konuda uzun uzun yazabilirim ama bu da değil asabiyet sebebim.

Şimdilerde her yerde salgın gibi  AVM yapılıyor. Bazıları dip dibe, bazıları kısa mesafe aralıklarla. Yeni açılanlar müşteri merakı ile bir süre dolup taşıyor, sonrasında sadece pazar günleri ailece gezi alanına  dönüyor. Pazartesi günleri ise üç beş müşteriye tahsis edilmiş kadar boş oluyor. Bu konuda da sayfalarca yazabilirim. 

İşte bu açılan bir sürü AVM yüzünden asabiyim. Küçücük Ankara'da onlarca AVM. Pastayı böle böle çatala alınamayacak duruma getirdiler. Bu furyanın sonucunun tüccar açısından pek hayırlı olabileceği kanaatinde değilim. Ne yapsın benim küçük esnafım diyen yok. Asabiyet sebebim ise bu yatırımlar yerine; yeşil alanlar, kültür alanları, insanların hafta sonunu ailesi ile birlikte hem eğlenip, hem hava alabilecekleri alanlar yapsalar ya. Yok, ille de insanları buralara mecbur edecekler. Sinir oluyorum.

Milli piyango bana çıksa ; içinde sinemalar, tiyatrolar, sergi salonları, minik göletler, minik sevimli yiyecek_içecek mekanları, koca koca ağaçlar altında şezlongunuzu açıp oturabileceğiniz yerler, oyun alanları olan bir park yaparım. 

                                         AVM'ler sizin olsun bana PARK'lar lazım.

Yerine yenisi yapılacak olduğu için yıkılan Atakule AVM


Çarşamba, Aralık 10, 2014

Günaydın

Bugün tembel günümdeyim. Geç uyudum, geç uyandım. Yazı başlığı günaydın ama tünaydına doğru bir gidiş var. Bugün de böyle olsun. 

Komplo teorileri ilginizi çeker mi ? 

Ara sıra kulağıma çalınan şeyler olur ama detay bilgi sahibi olmam hiç birinden. Kısacası çok ilgimi çeken bir durum değil. Özel olarak araştırdığım bir şeyde değil. Dün kuzenimin facebook sayfasında bir video dikkatimi çekti. "İzlenmeli " diye paylaşmış. Ben de merak ettim bakayım dedim. Epeyce uzun olan  bu  videodur geç uyumama sebep.

Kemal Özer, Mehmet Ali Bulut ve Oğuz Özyaral'ın  eşlik ettiği Pelin  Çift'in sunduğu Öteki Gündem isimli bir programın eski bir yayınını izledim. Mart 2014 yayın tarihi. Konu ; soframızdaki deccali güçler. İşin özü bir komplo teorisi. Üstelikte şeytanın komplo teorisi. İnsanlığın son zamanlarda  yaşadığı şeylere dair enteresan tezler var. İnanıp inanmamak serbest. Bazıları mantığa uygun, bazıları çok mantıksız gelebiliyor insana. Gıda , hastalıklar , ilaçlar , antibiyotikler, çevre kirliliği ile ilgili dünyanın yaşadığı, bilinen olaylara , yapılan gelişmelere, bir de komplo teorisi gözü ile bakmak isterseniz, boş vaktiniz varsa , fazla bilgi zarardan çok fayda getirir diyorsanız , izleyebilirsiniz. İki bölümden oluşan program kaydını ben merakla , sonuna kadar izledim.
                                                    BÖLÜM 1              BÖLÜM 2

Bu vidoedan az öncede,  TV8 de O Ses Türkiye adlı programı ( seviyorum bu programı ) , koca bir paket  patlamış mısır eşliğinde keyifle izlemiştim. Sonradan izlediğim video ile yediğim mısırlar boğazıma dizildi. Ve daha bir sürü yiyecek, kullandığım ilaçlar, izlediğimin etkisi geçene kadar boğazıma dizilmeye devam edecek.

foto: Füsun T.



Salı, Aralık 09, 2014

Günaydın

Yıllardır o kadar çok fotoğraf çekmişim ki, geçen hafta , ne olacak bu fotoğraflar diye düşündüm. Binlerce fotoğraf. Hiçbir düzenlemesi de yok. Hepsi karmakarışık. Eskiden az sayıda fotoğraf ve albümler vardı, içinde baskı fotoğrafların saklandığı. Bir pozdan onlarca kare çekemezdiniz, çünkü makineye konulan filmde 36 adet poz olurdu. Ve film fiyatları çokta ucuz değildi. O yüzden de az sayıda derli toplu fotoğraflar olurdu. Bir de çektiğiniz pozu görme şansınızda yoktu. Artık ne çıkarsa bahtınıza. Gözünüz mü kapalı çıktı, çirkin mi çıktınız, fotoğraflar banyo edildikten sonra belli olurdu her şey ve o ana geri dönüp düzgününü çekmek gibi bir şansınız yok. Şimdi bas deklansöre istediğin kadar, düzgün çekene kadar. Sonuç ; binlerce fotoğraf, çoğu birbirinin aynı.

 Ben minicikken siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir albümümüz vardı. O zamanlar renkli fotoğraf yoktu malum. Yani ben baya bi eskiyim.   Üzerinde bakır rengi, parlak , kabartma bir resim vardı. Çok severdim ona bakmayı. Hala durur o albüm. Balık burcu olmak; eskileri, hatıraları saklamayı da gerektirir, kolay değildir. Duygusallığımın beni esir aldığı anlarda, balık burcu olduğum için pek bi canım sıkılır. Keşkeler dökülür dudaklarımdan. Ama konumuz burçlar değil fotoğraflar.

Çektiğim onca fotoğrafı, (ki bir çoğu birbirinin aynı pozlar, otlar çöpler, çiçekler, böcekler, ) bir düzene koyup, gereksiz olanları silme kararı aldım. Bunu yaparken de aklıma, her gün bir tanesini blogda paylaşmak fikri geldi. Sonrasında, sadece fotoğraf paylaşmayayım, bir şeylerde  yazayım dedim ve bir kaç gündür hazırladığım "günaydın" yazıları oluştu. Ne kadar sürer ? Bilmiyorum. Nerde trak orda bırak.

Bu fotoğraf düzenleme işi iyi de kötü olan bir şey var. Annem vefat edeli 19 Ocak'ta iki yıl olacak. O günden beri ben onun fotoğraflarına bakamıyorum. Fotoğraflar arasında sırayla ilerlerken, bir anda annemin fotoğrafları çıkıyor karşıma ve o anda ben de ben olmaktan çıkıyorum. İçimdeki yangın alevleniyor . Zor, çok zor, çok çok zor. Her geçen gün özlem daha da artıyor. Sanırım köprülerin altından daha çoook sular akması lazım bu yangının hafiflemesi için.





Pazartesi, Aralık 08, 2014

Günaydın

Bir özlü sözler modası aldı başını gidiyor. Neredeyse, özlü söz paylaşmayan bu toplumdan sayılmayacak. Tamam kabul, özlü sözleri bende seviyorum ama kişilerin kendilerine ait sözleri, kendi fikirlerini  daha çok seviyorum aslında.

 Diyelim ki sevgilimizden ayrıldık hemen facebook, twitter , instagram ve bilumum sosyal mecradan özlü söz paylaşımlarına başlıyoruz. Oysa ki yüreğimizin sözlerini yazsak oralara , her şey daha bir güzel olacak sanki. Oralara yazdığımız o güzel sözler, yüreğinin sesini yansıtabilen insanların sözleri. Çekinmemiş yazmışlar hislerini. Bizim de yapmamız gereken bu işte. Ne hissediyorsan karşındakine açık açık söylemek. Başkasının sözünü paylaşmak bir kaçış. Karşı tarafa; o sözler bana ait değil, bir yazarın, düşünürün sözünü paylaştım sadece, sen benim umurumda değilsin aslında kaçışı. Bizim yaptığımızın adına eskiler "kızım sana söylüyorum , gelinim  sen anla " demişler.

Kalbi kırmaya tek bir söz yeter; ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür, ne de bir ömür yeter. Charles Bukowski
Sana çok kırıldım, kalbimi onarmanı o kadar çok istiyorum ki...

Senin için yapraklarını kopardığım papatyalardan özür diledim dün gece. “Haklısınız dedim, ne sevdiği belli, ne sevmediği.” Pablo Neruda
"Seni seviyorum " sözünü duymak istiyorum senden.

Ben özlemedim ki seni kedi özledi, çağır onu gelsin diye bana kedi söyledi..
Seni çok özledim.

Açık açık söylesen ya bunları, özlü sözlerle anlatmak yerine. Konuşmayı beceremiyoruz işte. Ah bir konuşabilsek çok şey yoluna girecek ama konuşmadan anlaşmaya çalışıyoruz ne yazık ki. Gel de anla kolaysa. Anlayamıyorsan da kusura bakma ben anlattım, suç senin.
Kadın/Erkek'in canı bir şeye sıkılmıştır. Suratını asar.
- Ne oldu ?
- Yok bi şey !!
Bu, triple söylenen "yok bi şey" çok şey anlattır ama karşı taraf hiç bir şey anlamaz.

İtiraf ediyorum, özlü sözlerde yazdım, triple "yok bi şey" de dedim. Ben de konuşayamıyorum bazen.

Foto ve düzenleme : Füsun T.




Pazar, Aralık 07, 2014

Pazar şarkısı

Bu hafta pazar kahvaltımız kalabalıktı. Ailemiz gün geçtikçe daha kalabalıklaşıyor ne güzel. Gelinler, damatlar, yeğenler, ablalar, enişteler... Niye çoğul ek kullandım ki. Bu kadar da çoğul değildik abarttım. Hepi topu bir ablam_eniştem , ikide yeğenim var. Ve  onların da eşleri.  Bende toplandık. Onlara yeni yıl konseptli bir kahvaltı sofrası hazırladım. Eski yılı erkenden uğurladık sayemde. Kakara kikiri sohbetler, müzikler, danslar derken bu saate geldik. Onlar evlerine doğru yol alırken ben de bugünün pazar şarkısını seçtim sizler için. 

Şarkıyı youtube'a , daha sonra dinlenecekler listesine kaydetmişim bir zamanlar. The Be Good Tanyas adlı bir grubun şarkısı. Grup Kanadalı. 1999 yılında kurulmuş. Müzik türleri folk. Ben de az önce dinleyip bilgilendim grup hakkında. Folk, country benim sevdiğim bir tür. Büyük ihtimalle bir yerde okuyup ya da dinleyip, isimlerini ve şarkıyı  not almışım sonra dinle diye. 

En sevilen şarkıları Waiting arround to die

İkinci sevilen şarkıları The Littlest Birds   Bu şarkıyı dinledikten sonra eğer severseniz diğer şarkılar sırayla çalacaktır.

Madem ki benim yeni yılım bugün başladı. Hepimize yeni gelen yılda; huzur, mutluluk, bolluk, bereket ve sağlıklı dakikalar diliyorum. Eksiksiz yeni bir yıl tamamlayalım inşallah. 


foto


Cumartesi, Aralık 06, 2014

Günaydın

Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm.....

 Bu şarkı bende uyuma isteği uyandırıyor. Sizi bilmem ? Bol rüyalı geceler geçiriyorum son aylarda. Ama hiç bir rüyamda henüz bu şarkıyı yakalayamadım. O kadar karışık, o kadar uzun ki gördüklerim, hikayelerini not alsam bir kitap çıkar. Bunu düşünmedim desem yalan olur. Üşengeçlikten elim varmıyor yazmaya, yoksa çoktan kitap piyasada olurdu. Bazı rüyalarım hayal dünyasınında ötesinde olabiliyor. O kadar garip şeyler görüyorum yani.  Bazıları ise bire bir gerçek hayata yansıyor. İşte o zaman çok korkuyorum rüyalarımdan.

Gece bir rüya gördüm ki, aman Allah'ım. Baş ağrısından zar zor uyumuşken, sabaha karşı kendi bağırmama uyandım. Nasıl bir mekanda olduğum belirsiz. Tek gördüğüm dişlerini gösteren kocaman bir köpek ağzı. Ve beni ağzına alıp bir lokmada yuttu. O anda gördüğüm tek şey kırmızı renkti. Her yer bomboş ve kıpkırmızı, bağırarak uyandım.

Hayra çıksın, gündüz niyetine, suya söylüyorum. Bunlarda görülen rüya anlatılırken yada anlatıcıya söylenir nedense. Bir de şöyle derler, çeşmeyi aç rüyanı suya anlat. Ben size anlatmayı tercih ettim. Bilmem artık.

Böyle rüyalar gerçek olmasın hiç bir zaman.... Bugün dolunay. Dolunay da görülen rüyalara dikkat etmek gerekiyormuş. Dikkat edin bakalım siz bu gece ne göreceksiniz. Mutlu, neşeli, bereketli ve huzurlu bir hafta sonu olsun.


foto: Füsun T.

Cuma, Aralık 05, 2014

Günaydın

Ara sıra bazı yiyeceklere abone oluyorum. Mesela bir zaman sürekli kuru kayısı yiyorum, bir başka zaman kilolarca mandalina tüketiyorum. Vücudum kendi ihtiyacına göre yönlendiriyor beni sanırım. Bu aralar da yoğurda taktım. Normalde içine reçel koymadan yoğurt yiyemeyen ben , bol bol sade yoğurt yemeye başladım. Evet, eskiden pek yoğurt yemezdim, tek yediğim ve en sevdiğim , yoğurdun üzerindeki kaymak tabakası idi. . Sonradan o tabakanın yoğurt kaymağı olmadığını , bazı rivayetlere göre peçete, bazı rivayetlere göre de güllaç yaprağı olduğunu duyunca, ondan da vazgeçtim. 
İşte, bu aralar yoğurtla aşka başlayınca, kendi yoğurdumu kendim yapayım çabasına da girdim. Denedim olmadı, denedim olmadı , denedim oldu, denedim yine olmadı. Arkadaşlarım, babam , dalga geçmeye başladı. "Bi yoğurt yapmayı beceremedin, bırak deneme artık" dediler, ama yılmadım.

Sanırım ısıyı tutturamıyorum. Serçe parmağım yandı olmadı, yanmadı gene olmadı, yedi saydım yine olmadı. Kendimce bir yöntem geliştirdim bende. Yoğurdu mayalıyor, ağzı açık bir şekilde mini fırına koyuyorum. Biraz zaman geçtikten sonra bakıyorum durumuna. Bakıyorum ki hala süt gibi duruyor, hemen fırının ısısını 50 dereceye getiriyorum. Fırın 50 derece ısınıp sönünce de fırını kapatıyorum. Anında mayalanıyor o zaman. 

Bir önceki gün yaptığım yoğurt mayalanmadı yine. Fırını ısıttım yine olmadı. Evde maya için çok az ve sulu bir yoğurt vardı, anladım ki o yüzden başarılı olmadı. Yılmadım. O sulu yoğurdumsu şeyi buzdolabına kaldırdım, ertesi gün  sabah marketten yoğurt alıp , dolaptan çıkardığım sulu , mayalanamayan yoğurda ilave ettim. Fırını 50 dereceye getirdim , nı nı nı nııınn, anında tuttu. Ne demiştik, yılmak yok !

Bir arkadaşım yoğurdu mayaladıktan sonra ağzı açık bir şekilde buzdolabına koymamı ,bir gün beklemesini, böylece  daha sert bir kıvama geldiğini söyledi. Denedim , gerçekten sertleşiyor. Şimdi yoğurdum buzdolabında bir gün bekleyecek, ondan sonra afiyetle yiyeceğim.

Bu arada aklıma bir şey takıldı. Zehirlenmem dimi, bir gece dolapta bekletip, ertesi gün  ikinci kez mayalama yaptığım için ????

foto : Füsun T.

Perşembe, Aralık 04, 2014

Günaydın

Mısır sever misiniz ?

Güne başlamak her geçen gün daha bir tatsız olmaya başladı. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama gördüğüm kadarı ile yalnız değilim. Bu tatsızlık, bulaşıcı hastalık gibi hepimizi etkisi altına alıyor ne yazık ki. Kafa dergisinin bu sayısında  Fatih Portakal'ın bir yazısı var; "dağılan kafa, dağılan beden ve dağılan ruh" başlığı altında. Ruh sağlığının gün içinde büyük sıçramalar yaptığından bahsediyor. Leyla Alaton ise dün bir gazete haberi paylaşmış instagramda , altına da "güne b.k gibi başlamak için gazete okuyun! ne olacak halimiz " diyor.

Çok şükür uzun yıllar oldu kendimi gazete ve televizyondan kurtaralı. Habercilik üçüncü sayfadan ibaret oldu, ben gazeteyi terk ettim. Televizyonu terk ediş sebebim daha farklı ama, tv ekranlarını şifalı bitki tariflerinin kapladığını görünce , "aman da ne iyi etmişim" dedim bir kez daha.

Ben de dahil hemen herkesi manken formunda olmaya zorlayan bir moda akımını da es geçmeyeceğim güne tatsız başlamak anlamında. Rahat pijamaları , gecelikleri çıkarıp, pantalonu giyince çıkan koca bir göbekle, güne ne kadar tatlı başlayabilir ki insan ?

Tüm bunları yazmama sebep; canımın mısır çekmesi, aynı anda aklıma GDO meselesinin gelmesi, sonrasında gdo lumu acaba yiyeceğim mısır diye telaşlanmak, daha sonrasında madem çok istedin ye gitsin demek, sonrasında Fatih Portakal'ın yazısındaki gibi ruhumun sıçramaları....

                                                        Atın ölümü arpadan olsun.....

Foto : Füsun T.

Çarşamba, Aralık 03, 2014

Günaydın

Olan olmayan bir sürü şeye üzülüyorum ben. Bazı şeylerin olup olmayacağını bile bilmiyorken, ya öyle olursa deyip  üzüle biliyorum. Endişeli halim henüz geçmedi. Antidepresanımla olan seviyeli ilişkiden ümitliyim , geçecek. 

Bir de gerçek olanlara üzüntüm var elbette. Sadece vesveselere üzülmüyorum. Mesela dün bir yazı okudum, Eymir gölü çevresinin imara açılması ile ilgili. Ankara'nın tek nefes alınabilen, kafa dinlenebilen, ruhun çirkinliklerden arınabildiği saklı bir cennet olan Eymir gölü

Bana göre insanlar iyi şeylere layıktır, oysa son yıllarda insanlar sadece tüketime ve AVM'lere layık görülüyor. Ankara zaten gri binaların arasına sıkışmış bir şehir. Şimdi kırk  katlı binaları ile gökyüzüne yaklaşırken, kent daha bir çirkin hal almaya başladı. Çarpık kentleşme görmek istiyorsanız bir tepeden Ankara'ya bakmak yeterli. Yıkılan her eski binanın yerine, ben daha yükseğini yaparım deyip kuleleri dikiyorlar. Çirkinler bana göre, çok çirkin hemde. 

İşte bu çirkin kulelerin arasında bir vaha olan Eymir gölüne Ankara'lılar sahip çıkma kararı almışlar. Dilerim göl ve çevresi olduğu gibi muhafaza edilir. Göl ve çevresini, kulelerle donatılmış olarak düşündükçe çok çok üzülüyorum. İçimin sızladığını içtenlikle söylüyorum. 

Yeşil ve mavinin bir arada olduğu yerlerde güne günaydın diyebilenlere ve Eymir'i sevip koruyanlara olsun bu sabah ki günaydın. 

Foto: Füsun T.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...